Günlük hayatımızda çoğumuz, ağzımızın ve dişlerimizin gördüğü görevlerin hatta onların varlığının bile farkına varmayız. Ancak bir şeyler ters gittiğinde veya ağrımız olduğunda dişlerimiz aklımıza gelir.

Peki dişlerin vücuttaki etkinliği gerçekten bu kadar mıdır?

Dişlerde herhangi bir ağrı olmadığında hiçbir sorun yok mudur?

Bir diş ağrıdığı zaman o diş tedavi edilince veya çekilince yani hastanın ağrısı kesilince bütün sorunlar da biter mi acaba? 

Eski köle dizilerinden hatırlarız; köle tüccarları kölelerin dış görünüşlerinden sonra ağızlarına ve dişlerine bakarlardı. Bugün atların veya başka hayvanların alım satımı yapılırken gene ağızlarına bakılır. Çünkü ağız, vücut sağlığının bir göstergesidir. Hipokrat, ‘’Ağız sağlığın aynasıdır’’ demiştir.

Burada sadece dişler demediğime dikkatinizi çekmek isterim.

Sağlıklı bir ağzınız varsa sağlıklı bir vücudunuz vardır. Çünkü ağız vücudun görünen bir yansımasıdır. Dişlerin sağlığı, dilin boyu, rengi, dudak ve yanak içleri, diş etleri, nefesin kokusu, tükürüğün kıvamı hep vücut sağlığının ilk göstergeleridir.

Vücuttaki her semptom bir sinyaldir ve vücutta bir şeylerin yanlış gittiğine dair bir uyarıdır. Ağız, vücudun bir yansımasına sahip olduğu için vücuttaki olumsuz sinyaller ilk önce burada semptom verir. Bu nedenle bu kadar kolay erişilebilen ağzın verdiği sinyalleri kaçırmamak, hastalıkların erken teşhisi açısından önemlidir

Teşhis, tedavinin yarısıdır. Fakat, acaba bu teşhis nasıl konulmalı?


Klasik tıp ve diş hekimliğinde pek çok hastalık ismi vardır ve hekimler, hastanın belirtilerinin hangi hastalığa uyduğuna karar vermeye çalışırlar. Günümüzde doktorlar, her bir semptoma bir isim vermişlerdir ve bu semptomların bir ya da birkaç ilaçla yok olacağı beklentisi vardır. Örneğin migren, bel fıtığı, alerjik astım, haşimato tiroidi, gastrit, diş eti hastalığı, diş çürüğü gibi sayısız semptom ismi vardır. Bu semptom isimlerini ortadan kaldırdığımızda şikayetleri nasıl tanımlarız?

Hangi şikayetlerin olduğunu, hangi durumlarda ortaya çıktığını, onları tetikleyen unsurların, bedendeki bütün biyokimyasal değişikliklerin neler olduğunu, yani pek çok şeyi bir arada
değerlendirmek zorundayız. 

Her ağrı, vücudun kendisine yardım edilmesi için bir yardım çığlığıdır. Öyleyse biz doktorların amacı sadece ağrının hissedilmemesini sağlamak mı, yoksa ağrıya neden olan durumların düzeltilerek ağrının tekrarlamamasını sağlamak mı olmalıdır?

Bir disfonksiyon hangi şartlarda hangi yollardan meydana geldi, homeostazis denilen vücudun denge hali nasıl bozuldu ve bunları aynı yoldan nasıl geri döndürebilirim?
Bu soruların cevabını bulmak hastalığın belirtilerini sadece bastırmakla ve kısa vadeli çözümler sunmakla kalmaz, kalıcı bir iyilik hali sağlar.

Buna bir örnek verelim: Göğüs hastalıkları uzmanı doktorlar astımla ilgileniyor ve tedavide alerji aşıları veya kortizonları kullanıyorlar. Bir diş hekimi ise hastanın diş eti hastalığı olduğunu gördüğünde diş taşı temizliği, diş eti ameliyatı yapıyor, bazen de antibiyotik veriyor. Her iki hastalığın başlangıç ve işleyiş mekanizmasını yani patofizyolojisini incelediğimizde, neredeyse birebir aynı olduğunu görürüz. Peki o zaman neden tedavi yöntemleri bu kadar farklı? Ya da hastalık mı tedavi ediliyor, hastalığın belirtisi mi?

Her iki hastalıkta da, mukozanın koruyucu bariyerinin hasar gördüğü ve dış etken ve bakterilere karşı korumasının azaldığı görülür. Bunun sonucunda sitokin denilen maddeler üretilir ve vücut kendi maddelerini yabancı madde olarak görerek kendisine zarar vermeye başlar. Yani sistem tamamen aynıdır. Oysa mukozanın koruyucu bariyerini tekrar oluşturmak, hastalıkların en baştaki oluşum döngüsünü kırmak ve hastalık belirtilerinin ortaya çıkmasını engellemek, probiyotik bakteri adı verilen dost bakterilerin görevidir. Üstelik bu zor bir iş değildir ve kalıcı olarak iyilik hali sağlar.
Biyokimyasal veya mikrobiyolojik bir eksiklik mi, vücutta olmaması gereken bir maddenin (bakteri, toksin, ağır metal vb.) fazlalığı mı, mekanik bir engel mi?

Bütün hastalıkların temelinde inflamasyon yatar. Inflamasyon, vücudun kendini iyileştirme çalışmasıdır. Şayet vücut inflamasyonu ortadan kaldırabilirse hastalık iyileşir, kaldıramazsa kronikleşir. Bu durumda şunu düşünmek gerekir: Bu inflamasyonu ortaya çıkaran nedir, şayet vücut bu inflamasyonu yenemiyorsa sorun nedir?

Her kronik infeksiyon kaynağı vücudun kendini iyileştirme kapasitesini azaltır.. Vücudun kendini iyileştirmesinin önündeki engeller ‘’bozucu alan’’ olarak adlandırılır.

Ağız en çok kronik inflamasyonun ve bozucu alanın görüldüğü bölgelerden birisidir.

Vücutta problem yaratabilecek kronik diş sorunları:

  • Ölü dişler
  • Gömük dişler
  • Kronik enfeksiyon kaynağı oluşturan, iyi yapılmamış implantlar
  • Dişeti hastalıkları
  • Kistler, granülomlar
  • Bedenle uyumlu olmayan metaller
  • Bedenle uyumlu olmayan bütün diş malzemeleri
  • TME problemleri bunların arasında sayılabilirler.

Alternatif tıp diye bir şey yoktur, olmamalıdır.

Alternatif kelimesi, bir şeyin yerine başka bir şey koymaktır. Tıp bilgisinin yerine hiçbir şey konulamaz. Ama bütünsel bakış açısıyla regülasyonu, yani vücudun kendini iyileştirme kapasitesini arttırıcı ve destekleyici pek çok yöntem kullanılabilir. Bu da fizyoloji, mikrobiyoloji, genetik, anatomi ve patolojiyi çok iyi bilmekten geçer. Vücudun işleyişini ve bozulma mekanizmalarını bilmeyen ya da dikkate almayan kişiler, sadece destekleyici yöntemleri kullanabilirler. İlaçlar da pek çok kez bu destekleyici mekanizmalardandır.

Diş hekimliği tıbbın bir parçasıdır. Bütünsel bakış açısıyla bakan diş hekimlerinin amacı sadece lokal tedaviler yapmak değil, bütün organizmanın kendi gücü ile regülasyonunu yani kendini iyileştirmesini sağlamaktır.

Bunlar da İlginizi Çekebilir

Gömük Dişler
Hipnoz
Bağırsak Florasının Görevleri